>* *



ImageChef Custom Images
Herkes Biraz Kendisidir...

Herkes Biraz Kendisidir...

Herkes Biraz Kendisidir..

EDEBİYATTA YENİ BİR NEFES

Bu röpörtaj alıntıdır. İçerik sahibi siteye bu adresten ulaşabilirsiniz..

 " http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=654 "  



Şeref Yılmaz'la Temrin dergisi
Temrin Dergisinden Şeref Yılmaz ile arkadaşımız Yılmaz Yılmaz konuştu.
22 Şubat 2009 Pazar 16:05

En sondan başlayalım; Temrin dergisinden. Piyasada irili ufaklı onlarca dergi varken neden Temrinˈi düşündünüz? Farkınız ne?

Temrin dergisi hakkında ilk kez size konuşmuş olacağım. Evet, dediğiniz gibi irili ufaklı birçok edebiyat dergisi var. Her biri de kendince bir şeyler söylüyor. Bu kadar dergi arasında Temrinˈin yayımlanması ne ifade ediyor? Kemal Tahirˈe atfedilen bir anekdot var: Kendisine öykülerini gösteren bir gence önce şunu soruyor: “Evladım! Türk edebiyatında nasıl bir boşluk gördün ki bunları yazma gereği duydun?” İşte asıl cevabı verilmesi gereken soru budur.

 

Üç Meselemiz var!

Temrin üç önemli nedenden dolayı yayın hayatına atıldı: Birincisi, Temrin bir hevesle çıkarılmadı. Şartlar onu çıkmaya zorladı. Nedir bu şartlar? Dört senedir “Yazarlık Atölyesi” adı altında verdiğimiz kurslarda  “yazı teknikleri” dersi sayesinde yazı ve edebiyata ilgili birçok yetenek tespit ettik. Bunların içinde psikolog, mühendis, ev hanımı, hemşire, şoför, tezgâhtar gibi farklı kesimlerden gelen kimseler vardı. Bu insanlar zamanla yazı yazma konusunda ciddi mesafeler aldılar.

 

Bu yazıları bazı edebiyat dergilerine gönderdik ve yayımlattık. Bu insanların sayısı artınca bir derginin doğum sancıları başladı. Aslında dergi çıkarma tutkusu kursiyerlerin içinde ta kursun başlangıcında iken depreşmişti. Ama buna izin vermedim o zaman. Dedim ki onlara: “Dergi çıkarılmaz, çıkar. Doğum zamanı gelince, sancının önüne geçilemez. Doğurma zorunluluğu ortaya çıkar ve doğurmadan sancı bitmez. Şimdi dergi çıkarırsanız erken doğum olur. Kuvözde bu dergiyi ne kadar yaşatabilirsiniz? Ama zamanı gelince sağlıklı bir doğum gerçekleşir, ˈAdını ben verdim ömrünü Allah versin.ˈ dersiniz ve büyüyüp serpilir.” Ben böyle dedim ama iki üç yıl içinde yazıları edebiyat dergilerinde yayımlanan ve takdir gören onlarca öğrencimiz yetişti. Nihayet 2008 yılının Mayıs'ında bu sancı arttı. Dergi çıkarma konusu yeniden gündeme geldi. Ben de zamanı gelmiş bir düşünceyi ve derginin doğumunu engellemek istemedim.  Temrin böyle bir ortamda yayın hayatına atıldı. Bu konunun birinci ayağı…

 

İkincisi şu: Temrin dört senelik bir alt yapıdan sonra ortaya çıkınca yazı almak için onun bunun peşinden koşma gereği duymadı. Kendi kadrosunu kendi yetiştirmeye başladı. Bunun için hemen çalışmalara başladı. Haftalık edebiyat seminerleri düzenledi. Bu seminerleri edebiyata ilgili herkese açtı. Seminerler, bir bakıma yazarlık okulunun devamı gibiydi. Yani yazı teknikleri, öykü tahlilleri, şiir hareketleri gibi konuları konuşarak bu konuda yetenekli insanların önüne geniş bir ufuk çizildi. Beş altı kişiyle başlayan seminerler birkaç ay içinde yirmi-yirmi beş kişiye ulaştı. Bu röportajı yaptığımız ay itibariyle (Şubat ayı) Temrin 10. sayısını yayımladı. Yani 10. ayına girdi.

 

Altunizade'ye taştık!

Ocak ayı itibariyle, yani yeni yıl (2009) itibariyle bu sayı daha da arttığı için bir sınıf yeterli olmuyor diye bu seminerleri Altunizade Kültür Merkeziˈne taşıdık. Bu önemli bir direnç noktasının kırılması demektir. Bir aydır Altunizade Kültür Merkeziˈnde buluşuyoruz. Derginin internet sitesinde bu konuda geniş bilgi alınabilir. Gelmek isteyenler dergiyle iletişim kuruyor ve gelebiliyor. Bu konuda o kadar ilgili ve yetenekli insanlarla tanıştık ki kendimiz de şaşırdık. Bu edebiyatımızda bir eksikti ve boşluktu. Yani yılların edebiyat dergileri dâhil bugün genç yeteneklerle profesyonel anlamda uğraşan ve bir okul kimliği ortaya koyabilmiş bir dergi yok. Bireysel anlamda ve birkaç lokal uygulama dışında bunun örneğini göremiyoruz. Temrin bunu okul kimliğini ortaya koyarak profesyonelce yapıyor.  Yüzünü görmediğimiz ne kadar insanın yazılarını inceleyerek onlara üşenmeden geri döndük. Ciddi mesafe aldılar. Fakat bu çok yorucu ve telaşeli bir iş… Dergi de kısa sürede bu kadar palazlanınca yeni sistemler kurma gereği ortaya çıktı. Birkaç ay önce yazı heyetleri oluşturduk mesela… İlk sayılarda bütün yazıları teker teker ben inceliyordum. Artık yetişemiyorum. Sadece “yayımlanabilir” denilen yazılara son kez bakmış oluyorum o kadar. Yani Temrinˈin ikinci farkı kendi kadrosunu yetiştirmesidir. Bu bir oluşumun kendi kozasını örmesi demektir. Bu konuyu şimdi açmayacağım ve zamana bırakacağım. Belki birkaç yıl sonra ortaya çıkan meyveler ve gelinen nokta konusunda özel bir röportaj yaparız.

 

Üçüncüsü şu: Temrin'in etrafındaki arkadaşlarım ısrarla benim derginin yönetiminde bulunmamı istediler. Bunu net bir şekilde reddettim. Benim derdim dergi yöneticiliği değil. Kitaplarımızla, yazılarımızla ortadayız. Ben dergi idarecisi olursam arkadaşlarım tribünde sadece alkışlamış olacaklar. Buna da ihtiyaç var elbette. Futbolda seyirciyi küçümseyemeyiz. Ama ben sahada olmak ve alkışlanmak yerine sahaya çıkacaklara teknik direktörlük (koçluk) yapmayı ve sahaya çıktıkları zaman onların başarılarını alkışlamayı tercih ediyorum. Başka bir ifadeyle kendimi sürekli geri çekerek ilerlemeyi tercih ediyorum. Böyle olunca ekibin heyecanı, güveni, idealizmi çok daha yüksek oluyor. Çünkü hem sorumluluk hem yetki sahibi oluyorlar. Dergide atılacak her adımdan haberim oluyor. Ama her şeyi ben yapmaya kalkmıyorum. Bu hem çok yorucu olur hem de yenilerin yeteneği bu şekilde gelişmez.  Temrin mademki okul olma yolunda ilerliyor, öyleyse yeteneği olan herkese kapılarını açmalıdır. Derginin yayın politikası ve kırmızı çizgilerini arkadaşlarıma net bir şekilde baştan çizdim. Böylece onlar da nasıl hareket edeceklerini bilerek ilerliyorlar.

 

Nedir o kırmızı çizgiler?

Din yerine edebiyatı referans almak, siyasi söylemlerden, övgülerden ve yergilerden uzak durmak, kanunlara muhalefet etmemek, kutsal değerlere saygı duymak ve edebiyata ideolojik yaklaşmamak…

 

Çok kısa ama özlü bir çerçeve çizdiniz. Gerçekten bu sınırlar çok önemli…

Evet, ne diyordum? “Aile dergileri gibi…” diyordum… Temrinˈin en önemli üçüncü farklılığı da budur. Yani dergide yazı yazan herkesin söz söyleme hakkının olduğu bir oluşum bu. Bakınız somut bir örnek olsun diye söyleyeyim size: Temrin “her güne bir abone” hedefi ile yola çıktı. Bu belki ilk sayılar için küçük hedefti, ama bugün 10. sayısını yayımladı. “Her güne bir abone” sloganı hâlâ geçerli ve bu hedefe ulaşıldı. Demek ki abonesi üç yüzün altında değil… Az mıdır bu? Bir yılını bile doldurmamış bir dergi için çok şeydir. Çünkü altı senedir yayımlanan bir edebiyat dergisinin yöneticisi bana “benim abonem altmışı geçmedi” demişti. Temrinˈe abone olan, başkasını da abone yapıyor. Biz böyle bir talepte bulunmuyoruz. Bulunamayız da zaten. Tanımadığımız insanlardan böyle bir talepte nasıl bulunabiliriz? Ama aboneler, kendilerini sadece abone olarak görmüyor, dergide söz hakkı olduklarını biliyorlar ve sahipleniyorlar dergiyi. Öyleyse Temrin, zamanı gelmiş bir oluşumun somut hâlidir. Bir dergide tek adam siz olursanız kendiniz kadar iş yaparsınız, ama ekiple hareket ederseniz ekip katlandıkça büyürsünüz. Ben güreş atmayı değil, takım oyunu oynamayı seviyorum. Pehlivan olmayı değil, teknik direktörlük yapmayı önemsiyorum. Başkaları için kendinizi unutun, sizi hatırlayanlar çıkacaktır. Tasavvufi bir deyişle, biz çıkalım aradan açıkça görünsün yaradan… Evladın başarısı, babanın başarısıdır. Öğrencinin başarısı hocanın başarısıdır. Örnekleri çoğaltmak mümkün… Kalıcı olan budur.

 

Temrin sadece abone sistemi ile mi gidiyor yoksa dağıtımı yapılıyor mu?

Temrin ülke geneline dağılıyor. Seçkin kitapçılarda bulunuyor. Gazete bayilerine vermiyoruz. Çünkü derginin yıpranmasından başka bir işe yaramayacak şu aşamada… Abone sistemi gittikçe ağırlıklı bir yer tutmaya başladı.

 

Siz bir edebiyat öğretmeni olarak edebiyatın her şeyiyle meşgul oldunuz sanırım. Dergi çıkarmamıştınız onu da yaptınız?

Bizimki bizzat dergi çıkarmak değil de dergi çıkarmak isteyenlere yol haritası çizmek…

 

Fikir babalığı, akıl hocalığı yani?

Öyle denebilir.

 

Peki dergi çıkarmanın ne tür zorlukları var?

İki büyük zorluğu var. Bunlar aşılırsa dergi düze çıkar. Birincisi yayımlanacak kalitede yeterli yazı bulmak, diğeri finans konusu…

 

Temrin bunları aşabildi mi?

Evet, sanırım iki ay önceki “editörden” yazısında bu konuya değinildi. Yayımlanacak düzeyde seçilmiş yazılar derginin üç sayısını çıkaracak durumda şu an…

 

Çok harika!

Evet… Bu önemli bir noktaya ulaşma demek… Finans konusunda Aralık ayına kadar sıkıntımız devam etti. Birkaç kişi olarak katkılarımızla Aralık ayına kadar gelindi. Yeni yıldan itibaren arkadaşlarımız bu konuda da rahatladıklarını hissediyorlar. Katkıda bulunmaya gerek kalmıyor iki aydır. Temrin her sayısıyla daha da tanındığı için reklâm da gelmeye başlıyor. Bunlarla birlikte düze çıkılıyor yavaş yavaş…

 

Reklâmda bir kırmızı çizginiz var mı?

Var tabi. Bir örnek vereyim size: Derginin ilk sayılarında bilinen bir markanın reklâmını aldı arkadaşlar. Reklâm çalışmasını “cd”den açtıkları zaman gördüler ki “bikinili, mayolu bir manken” resmi… Hiçbirisi soru sorma gereği bile duymadı. Reklâm gelmiş, para gelmiş… Geri çevirme, “hayır” deme ihtimali kimsenin aklına gelmiyor. Ama çok net söyledim: “Bu reklâmı giremeyiz arkadaşlar!” dedim. Sonra reklâm sahibine döndüler. Firma da sağ olsun anlayış gösterdi. Mankensiz girdiler. Demem o ki reklâm konusunda cinselliği çağrıştıracak reklâmlar, kutsal değerleri hafife alan reklâmlar ve bankaların bizzat kendisinin reklâmlarını almıyoruz.

 

Derginin kuruluşundan beri her adımda emeğiniz var. Ama idari kadroda yoksunuz. Bir gün “emeğinizin takdir edilmeyeceği” endişesini taşımıyor musunuz?

Hayır! Çünkü yol arkadaşlarımı iyi tanıyorum. Ayrıca bu oluşumu geliştirdiğimiz ve büyüttüğümüz insanların hemen hemen hepsi öğrencim durumunda… Onların entelektüel yapısı ve nezaketleri buna engel olur. Zaten sistem, özveride bulunmayanları, çıkar peşinde olanları kendiliğinden eliyor. Bir iki hafta gelip sonradan kaybolanlar oluyor. Ama hiçbir karşılık beklemeden aylardır gelip giden ve sadece edebiyatın peşinde olan insanlar var, onlar dergiyle bütünleşiyorlar.

 

Biraz da sizi konuşalım hocam… Kimdir Şeref Yılmaz? Mesela yurtdışı yıllarına değinseniz biraz…

Daha önce yapılan röportajlarda da kendimle ilgili soruları geçiştirmiştim. İzninizle yine öyle yapayım. Çünkü merak edenler için internet sitemiz var. Adresini söyleyelim de okurun hatırı kalmasın: www.serefyilmaz.com Ayrıca kitaplarımız da ortada… Okur bunlara ulaşınca kendiliğinden bize ulaşıyor zaten. Bizi okur anlatınca daha kalıcı ve etkili oluyor.

 

Hatıra türüne ayrı bir yakınlığınız var, önemli buluyorsunuz sanırım…

Yakınlığım var mı bilmiyorum ama kısa bir ömre sığdırılan birçok şey olunca ister istemez “hatıra türü” öne çıkıyor. “Harb-i Umumiˈyi gören ihtiyardır.” der Bediüzzaman. “Harb-i Umumi”yi görmedik ama Sovyetlerin dağılışına şahit olduk. Dağılır dağılmaz ata yurda gitmek ve oradakilerle üç yıl geçirmek nasip oldu. Yedi sene sonra üniversitede hocalık yaparken Avustralyaˈdaki Türk toplumu adına Türkçe öğretim sisteminin kurulması için teklif gelince istifa edip gittim. Bunlar önemli dönemeçlerdi. Özbekistan hatıralarını yazmayı çok isterdim ama uzun zaman geçince zor oluyor doğrusu, biraz da zaman sıkıntısı çekiyorum. Bunun eksikliğini iyi hissettiğim için Avustralyaˈda düzenli günlük tuttum ve hatıralarımı yazdım. Kitap olarak yayımlandı biliyorsunuz. Adı: “Dünyanın Dibi Avustralya.” İlgi de çekti. Önceki soruyu geçiştirdik ama bu soruyla beni yine konuşturdunuz.

 

Evet ilgi çekti o kitabınız, biliyorum. Söz tam da buraya gelmişken aklımdaki soruyu sorayım: O kitabınızdan daha çok tutan ve hâlâ baskı yapan, bir bakıma siz daha hayatta iken klasik olma yolunda ilerleyen “Sürmeli Türkçe” kitabınız var. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Evet, çok ilgi gördü ve hâlâ da baskısı yapılıyor. “Sürmeli Türkçe” kitabımız yayımlandığında sadece İstanbulˈda değil ülke genelinde hem imza günleri hem de “Sürmeli Türkçe” seminerleri talep edildi. Kitap üç sene önce yayımlandı ama bu seminerler ve imza günleri hâlâ devam ediyor. Bunu Türkçenin vefasına bağlıyorum. Türkçemiz, kendisine sahip çıkan, kendisini doğru anlayan herkese vefasını bir şekilde gösteriyor. Bir de bu kitabımızın benzer kitaplardan ayrılan önemli bir yanı var: Türkçe konusunda yayımlanan benzer kitaplarda ya sadece anlatım bozukluklarından örnekler var ya da sıkıcı dil kurallarının açıklamaları… Bunlar okurun ilgisini çekmiyor ve dili sevdirmiyor. Ama “Sürmeli Türkçe” dil gibi sıkıcı bir konuyu duygusal yanı ağır basan denemelerle ele alıyor. Kitabı oluşturan bütün yazıların ortak yanı, Türkçenin bir sevgili gibi ele alınması ve ona “serenat” yapılması… Okur, bu kitabı okuyunca sadece aklıyla değil, kalbiyle de bağlandı Türkçeye.

 

Haklısınız. Yanılmıyorsam bu kitabınızla “Sürmeli Türkçe” tabiri de dilimize girdi.

Evet doğru… Kitap ilk çıktığında Mustafa Kutluˈya götürmüştüm. Eline alır almaz ilk tepkisi şu oldu: “Yahu ne güzel bir isim bu! Nereden buldun bu ismi?” Bu kitap çıkınca “Sürmeli Türkçe” tabiri sıkça duyulur oldu. Bu onur verici bir durum.

 

Konsolosˈun Köpeği adlı öykü kitabınız çıktı en son… İlgi çekici bir isim…

Evet… İlgi çekici ve iyi bir isim… İsmi önemserim. Çok düşünürüm. Hatta bazen içeriği belirlemediğim halde iyi bir ismi not alır, ona uygun senaryo kurarım.

 

Bu aralar neler yapıyorsunuz?

Özel bir eğitim kurumunda eğitim ve rehberlik koordinatörü olarak görev yapıyorum. Akşamları ve hafta sonları ise tahmin edeceğiniz gibi edebiyat sohbetleri, seminerler, yazarlık okulu kursları ve dergi ekibi ile strateji belirleme çalışmaları…

 

Yazarlık okulu kursları devam ediyor mu?

Tabi ki… Daha profesyonel bir yapılanma ile devam ediyor.

 

Bu kurslar arttı. Yeterli katılım oluyor mu?

Evet arttı. Farklı farklı kesimler bu kursları yapıyor. Ama lokal kalıyor bunlar. Birçoğu hem katılım hem içerik olarak yeterli değil… Bu yıl bu kurslarla ilgili plan yapmamıştım doğrusu. Yazmak ve okumak konusuna ağırlık vermeyi düşünüyordum. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi İSMEK, birçok kurs açıyor. Yazarlık atölyesi konusunda bizim deneyimimizi bildikleri için teklifte bulundular. Yirmi kişi müracaat etmiş. Bu iyi bir rakam yazarlık okulu için… İSMEK “yazarlık atölyesi kursları başlayacak” diye duyuruda bulununca seksen kişi müracaat etti.

 

Olamaz!

İlginç değil mi? İnanmak evet zor! Seksen kişi olunca kayıtları kapatmak zorunda kaldı İSMEK. Ve yedekte bekleyen birçok insan olduğunu duydum. İçim gitti. “Ya onların içinde geleceğin edebiyatçıları varsa” diye aklım orada kaldı. İSMEKˈten rica ettim, “bekleyenler misafir olarak katılabilsinler.” dedim. Kabul ettiler.

 

Yeni kurslardan da gelen var mı Temrin edebiyat seminerlerine?

Evet… Birer ikişer ilgilerine, becerilerine ve seviyelerine göre davet ediyorum. Çok mutlu oluyorlar. Benimsiyorlar oluşumu. Edebiyatla meşgul olmaktan keyif alıyorlar.

 

Bu kadar vakit ayırabileceğinizi tahmin etmemiştim doğrusu.

Pazarˈa denk getirdik… Şansınız varmış.

 

Değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

Konuşan: Yılmaz YILMAZ

11/3/2009 | Kategori: Alıntı Eserler | Yorum Yapanlar (5) | Sende Yorum Yaz
Kalıcı Bağlantı | Arkadaşına Gönder


Önceki Yazı | : | Sonraki Yazı

  1. Yazan: masumsevgilimmm | Tarih: 2009-04-26 18:22:59
    Konu: ...
    çok küsüm:(

    Bağlantı >

  2. Yazan: masumsevgilimmm | Tarih: 2009-03-29 21:30:11
    Konu: selammmmmmmm
    küsümmmmmmmm öpmicemkiiiiiiiiii dittim:(((

    Bağlantı >

  3. Yazan: masumsevgilimmm | Tarih: 2009-03-25 09:40:17
    Konu: küsümmmmmmmmmm:(
    sen beni unuttun papatyadan tacım nerdeeeeeeeeeeee:(

    Bağlantı >

  4. Yazan: kucuksevgilimm | Tarih: 2009-03-22 20:26:03
    Konu: selam şekerim:)
    tanıdınmı beni:) gerçi bu aşkın addresi bura geşdğinde bulursun benide:) koccamannnnnnnnn öptümkiiiiiiiiii

    Bağlantı >

  5. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-03-16 01:38:22
    Konu: Harıka
    harıka Bır Soylesı Olmus 10 Numarasınız

    ellerıne saglık guzel paylasım


    ________________________________

    bu söyleşiyi yapanların eline diline sağlık. ben sadece sizlerle birde burada paylaşayımistedim..

    Düzenleyen arzuaytur gün: 16/3/2009 saat: 22:47

    Bağlantı >

Kategorilerim

Son Yazılarım

Türkçesi Varken !

Arkadaşlarım

ilker pamukçu
vivaforever
nergizcankul
ozguluntarifleri
serkanengin
safakk1
muratsahin123
ppencerem
yusuf talha
Aydin MERT
vezirhan
bizimada
sahirzamanlar
malihaber
umutcocuklari
adadergisi
nursalkimi
zamanist00
Hasan Karadeniz
dilsizmutercim
kozlukluyuz
unutanlara
siirimsilerle
psikolojist
imlakilavuzu
melindunyasi
masaltozu
angelpretty
asiruzgarim
sanalruh
yasaksokak
nilsu35
melegimmavi
baris015
emekli assubay
büsra meltem
azmavi
saclariniz
resimblogu
golevi
boyacicocuk
yancafe
aksitabraxas
sondeli
tariksefer
turkceyasam
umurumda
webmasterkaynaklari
runilk
pisikoterapi
mehmet orhan durdu
byhaktan1
unutmayanlara
umurumdadegil
teknikpcdersleri
cancu
allahinadiyla
bloggazetesi
saidercan
filbahar
kesintisizguckaynagi
yurtseverbirlik
mrvmrt
ortakhayatlar
bilgihazinem
sablonturk
ortamkaynak
1001kopru
sagemen
edebiyatfm
emelceorgu
sinemakutusu
erhansavli
mutasavvimiz
siyasetvepolitika
ruhperest
cloudsun
>>
umutcocuklari >


Get your own playlist at snapdrive.net!